Emine’nin Sızısı
Emine, yurdun penceresinden hafta sonu için evlerine gidenlere bakıyordu. Öğrenciler ağıllarından çıkan kuzular gibiydi. Neşeli sohbetleri, kahkahaları üst kata kadar ulaşıyordu. Emine gözlerinde nem, kalbinde buruklukla onları izledi. Bir iç çekip karşısındaki uçsuz bucaksız yemyeşil ovalara özlemle baktı. Ovalar, annesinin ördüğü kazak gibi içini ısıttı. Güneş ise ilkbaharın canlılığını sarı ışıklarıyla iyice parlatıyordu. Bir an çok sevdiği köyü gözünün önünde canlandı. Köyü orta yerinden bölen nehrin, suya girip çıkan ördeklerin, meleyen kuzuların, keçilerin sesini duydu. Ona el sallayan kardeşlerini ve gözlerinden akan yaşlarla duran annesini gördü.
Babası yıllar önce Almanya diye çıkıp gitmiş, bir daha da geri dönmemişti. Annesinin “Okuyup doktor olacak benim kızım. Beni hizmetçilikten, kardeşlerini bu sefil hayattan kurtaracak.” diyen gururlu sesini işitti.
İstanbul’daki özel bir üniversitenin tıp bölümünü tam burslu kazanmıştı Emine. O kadar sevinmişlerdi ki bütün köy tebriğe gelmişti. Emine, annesini şereflendirmenin keyfiyle ayakları yere basmadan yürümüştü adeta. İlk senesinin son dönemleriydi. Zor da olsa bu kocaman kente ve okuluna alışmıştı. Belini büken tek şey özlemdi.
“Sen ne dikilip duruyorsun orada!” diyen Selin’in azarlayıcı sesiyle irkildi. “Çıkanlara bakıyorum. Herkes evine gidiyor ya, onların mutluluğuna ortak oluyorum kardeşim.” dedi Emine. Selin hışımla: “Ne kardeşi be! İyi ki soy isimlerimiz tesadüf eseri aynı. Taktın şu kardeşliğe!” Selin’in aksine bu benzerliği Emine hoş karşılamış, hatta sevinmişti. “Bir oda çıkmadı ki kurtulayım şu Kezban’dan!..” diyen Selin’in sesini duymazdan geldi Emine. Odayı paylaştıklarından beri Selin ondan hiç haz etmemişti. Bunu da çekinmeden belli ediyordu. Emine onun bu aksi tavırlarını görmezden geliyor, Selin de onun bu “Pollyanna” tavırları karşısında iyice köpürüyordu.
Selin, aynanın karşısına geçip pembe rujunu yapılmış dolgun dudakları üzerine birkaç kez bastırarak sürdü. Saçlarını havalandırdı. Parfümün yarısını üzerine boca etti. Emine’yi bir öksürük tuttu. Selin, onun parfüme alerjisi olduğunu bildiği halde her defasında aldırmadan sıkıyordu:
“Bıktım senin şu öksürüklerinden, ne mızmız şeysin! Tezek kokusuna alışık olduğun için bu Fransız parfümü sana dokunuyor tabii.”
“Evet, dokunuyor ama tıpkı benim köyümün çiçekleri gibi kokuyor. O yüzden sen yine sık.”
“Of!.. Gerçekten şapşalsın. Bu kadar iyimserlik!.. Yok köyüm; yok kuzum, çimenim… Türk filmi gibisin!” deyip odanın kapısını gürültüyle çarpıp çıktı.
Her hafta sonu olduğu gibi odasında yine tek başına kalmıştı. “Özlem çekiyorum ama bunun güzel bir amaç için olduğunu biliyorum. Annemi çileli hayatından kurtaracağım. Çamaşır yıkamaktan yara olan ellerini iyileştireceğim. Ah, anneciğim kaç ay oldu görmedim, sesini bile duymadım!”
Hafta sonu bitip herkes dönmeye başlamış ama Selin dönmemişti. Günler, haftalar geçtikçe Selin’in hasta olduğunu, acilen tedaviye başlandığını duydu. Arkadaşlarının ziyarete gittiği bir gün Emine de bin bir ricayla onlara takıldı. Selin, ağır bir tedavinin ardından evde istirahat ediyordu.
Selin’in evi, boğazın kıyısında güzel bir yerdeydi. Emine bu vesileyle kısa bir İstanbul turu yapmıştı. Boğazı ayıran köprüyü, erguvanların sardığı tepeleri ve fazlaca yüksek binaları gördü. Bir yanda dinlendirici etkisiyle maviliğe öbür yanda betonların keşmekeşine hayretle baktı. Eve geçtiklerinde onları babası karşıladı. Adam, içi kan ağlıyor ama belli etmemeye çalışıyor gibiydi. Emine onun yüzünde saklamaya çalıştığı kederi görmüştü. Karşısında kızını kaybetme korkusu yaşayan ıstıraplı bir baba vardı.
“Nasılsın Selin? Seni iyi gördüm.” dedi Emine. Selin onu görmekten hiç memnun olmamıştı. Daha çok diğer arkadaşlarıyla ilgilenip Emine’yi yok saydı.
“Bunu niye getirdiniz? Şuna bak, bizim hizmetçi bile bundan daha düzgün!” deyip Emine’nin üzerindeki kıyafetlere burun bükerek baktı. Sonra da yardımcı kadına seslendi: “Aç şu camları! Ekşi bir şeyler kokuyor, fenalık geçireceğim!” diye burnunu tutarak Emine’yi ima etti. Diğer kızlar da gülerek ona destek verdi. İçeriye giren babası, Emine’yle alay ettiklerini görünce Selin’e usulca yaklaşıp “Kızım ayıp oluyor ama seni ziyarete gelmiş.” dedi, kızının açığını kapatmak için Emine’yle ilgilendi:
“Nerelisin?”
“Akçaabatlıyız. Çilekli Köyü’nden...” Refik Bey’in gür kaşları şaşkınlıkla yukarı kalktı. Bakışları Emine’nin koyu gözlerine kilitlendi. Bu kız, yıllar önce terk edip izini kaybettirdiği kızı olabilir miydi? Çilekli Köyü’nden ayrılıp Almanya’ya gidişini hatırladı. Üç küçük çocuğunun ve karısının silüeti gözünün önüne geldi. Emin olmak için ona bir sürü soru sordu. Emine de onunla bu kadar candan ilgilenen adamı içtenlikle cevapladı. Bir de aynı soyadına sahip olduklarını öğrenince Emine’nin kızı olduğundan hiç şüphesi kalmadı. Yıllardır hiç arayıp sormadığı, izini kaybettirip kaçtığı ailesinden bir parça karşısında duruyordu. Adam, Emine’nin ayna gibi parlayan gözlerinden yansıyan günahlarını görmezden geldi.
Birkaç gün sonra da Refik Bey onunla konuşmak için okula geldi. Emine, ürkek adımlarla ve merakla adamın bulunduğu odaya girdi. Adam, oturduğu yerde ayağını istemsizce sallıyordu. Onu görünce ayağa fırladı.
“Gel kızım. Seninle konuşmak istediğim mühim bir mesele var.” Emine, adamın “kızım” deyişiyle içindeki bir buz kütlesinin eridiğini hissetti.
“Hayırdır, Selin’e bir şey mi oldu?”
“Sen yardım edersen ona bir şey olmaz.” Emine anlamsız bakışlarla ona baktı.
“Bak Emine, biliyorsun Selin hasta ve acilen bir iliğe ihtiyacı var. Ona uygun bir ilik bulunursa bu onun yaşama tutunmasını sağlayacak. Sözü uzatmadan ona donör olmanı isteyeceğim senden.”
Emine; karşısında kızı için içi sızlayan, çaresizlikle kıvranan babaya baktı. O, bu sızıyı çok iyi biliyordu. Refik Bey sanki başka bir şey daha söyleyecekmiş gibi duraksadı, sonra vazgeçti. Geçmişindeki sır perdesini kaldırmaya cesaret edemedi. Suyu bulandırmaya ne gerek vardı! Kurulu düzen hiç bozulmadan devam etmeliydi. Kapattığı kapı açılmamalıydı. Nasıl olsa herkes yolunu çizmişti.
Emine düşünüp taşındı. Hiçbir art niyet göstermeden “Kabul ederim tabii! Yeter ki uysun!” dedi. Refik Bey’in yumruk elleri açıldı. Gömleğinin düğmesini gevşetti.
Günler sonra her şey yoluna girmiş, Selin hızla iyileşmeye başlamıştı. Emine onu hastanede ziyaret etti. Selin eskisi gibi ona kötü davranmamıştı. Kısa bir sohbetin ardından odadan ayrıldı. Asansörden indikten sonra hastanenin bekleme salonuna geçti. Refik Bey ona beklemesini söylemişti. Emine kuş gibi hafiflemiş adama nemli gözlerle baktı.
Refik Bey’in “Sana hayatın boyunca maddi olarak yardım edeceğim.” sözleri Emine’nin kulaklarını tırmaladı.
“Ben bir ödül, bir karşılık beklemiyorum. Bir insana can olmak, düşerken elinden tutmak… Bundan güzel bir mükâfat olabilir mi? Bunlar, parayla ölçülemeyecek değerler. En önemlisi de vicdan, merhamet… Aile, sevgi, bağlılık; bunlar çok değerli. Bunu anlayana tabii… Kızınızla bir ömür boyu mutlu yaşayın. Onun sağlıklı, güzel günlerini görün. Ben babasız büyüdüm. Yıllar önce babam bizi terk edip Almanya’ya gitmiş. Bizi istememiş, sevmemiş. Hiçbir şey yaşanmamış gibi öylece gitmiş. Kendine yeni bir hayat kurmuş, bir çocuğu olmuş, ona babalık yapmış. Geride bıraktığı yavrularını, karısını bir an bile düşünmemiş. Gülmüş, yemiş, içmiş, nefes almış, eğlenmiş, canı acımadan hayatına devam etmiş. Bir kere bile yüreğine bir sızı düşmemiş. Yıllar sonra o terk ettiği kızı karşısına çıkmasına rağmen elinin tersiyle yine itmiş. En çok beni ne düşündürüyor, biliyor musunuz? Bir insan merhamet duygusu olmadan nasıl yaşar? O vicdan sızısını hiç mi duymaz? Şimdi karşıma geçip ‘Beni affet kızım!’ dese ona o kadar ihtiyacım olduğu halde istemem. Affetmem. Onu, içindeki ateşle baş başa bırakırım.” Refik Bey, Emine’ye bakamadı. Âciz bir dilenci gibi oturduğu yerde iki büklüm kaldı.
Emine hastane asansöründe konuşan iki hemşirenin söylediklerine kulak misafiri olmuş, Refik Bey’in babası olduğunu öğrenmişti. Babasına karşı yıllarca yeşerttiği ümidin sayfalarını yırtıp atmıştı Emine. Kalbini onlara kapatan babasına o da kalbini mühürleyip yoluna devam etti.