Sağlık Ocağı Patikası
Eşref saatinin alarmı çaldı, geç kalmıştım. Hemen hazırlandım ve yola koyuldum. Yokuşun sonunda, paslı bir levhayla işaretlenmiş dar bir patika… Orada, kibrit kutusu kadar küçük bir binada toplanmış birkaç kişinin bakışıyla ve sessizliğin içinde binaya girdim.
Bir bankta oturan yaşlı adama selam verdim. O da başını yavaşça kaldırıp gözlerime baktı; gözkapakları yarı kapalı, selamı da o hâlin sükûnetiyle verdi.
Bir tek mutfakta bulunan görevlinin sesi duvarlarda yankılanıyordu.
“Abi, kombi yine bozuldu… Isıtmıyor, sabah sabah rezillik… Buna bir çare bul!”
Sandalyelerden birinde oturan kır saçlı bir kadın bileğini kaldırdı, saati kontrol etti. Artık huzursuzluğunu ayaklarını sallayarak belli etmeye başlamıştı.
“Dokuz on beş oldu, hâlâ doktor yok.” dedi. Sesi buz gibi bir bıkkınlık taşıyordu.
Yanındaki adam boğazını temizleyip ekledi:
“Burası ıssız, yolu kaybetmiştir. Zaten doktor tutunamıyor burada, her gün başka biri…”
Görevlinin bitmek bilmez telefon konuşmasına bakakalan genç kadın, öfkesini dile getirdi:
“Bitmedi gitti şu muhabbet… Adam bir çözüm bulamadı şuna.”
Birisi de şikâyetini dile getirdi:
“Patrona şimdi ne diyeceğim, geçen günde bu yüzden geç kaldım.”
Saat ondu. İçeride hava ağırlaşmaya başlıyor, can sıkıntısı artıyordu. İlaç yazdırmaya gelen genç adam annesini sandalyeye oturtup kendi kendine söylenmeye başladı:
“Bu ocağı açtırmak için yıllarımızı verdik. Davalık olduk, uğraştık. Ama hâlâ aynı… Devlet işi işte.”
Yurt dışı görmüş bir genç kadın, söylenmeye başladı:
“İtalya’da olsa bir dakika bile bekletmezler. Burada saatler boşa geçiyor.”
O küçük binada mırıldanmalar arttı. Bir kadın çantasından telefonunu çıkarıp parmağıyla hızlıca dokundu, yakındaki başka hastaneden randevu alıp çekip gitti. Onun ardından birkaç kişi daha kalktı, vazgeçenler artıyordu.
Tam o sırada doktor içeri girdi. İçeri adım atar atmaz kaygan fayansın üzerinde sendeledi, yere düşmekten kıl payı kurtuldu. Bekleyenler aynı anda nefeslerini tuttu.
Öne çıkan bir kadın, ellerini beline dayayıp görevliye döndü:
“Bütün sabah kombi, kahvaltı... Şurayı bir süpürmedin!”
O anda başka biri dayanamadı, süpürgeyi kaptı, paspas gibi sallamaya başladı. Görevli aldırmadı, hafif bir gülümsemeyle, “Boşuna, yine aynı olacak.” dedi.
Doktor telaşla odasına gitti ve bilgisayarını açtı. Dakikalar geçmesine rağmen kimseyi içeri çağırmıyorlardı. Biri dayanamadı sordu:
“Doktorum, ne zaman içeri almaya başlayacaksınız?”
Doktor sıkıntılı bir şekilde, “Sistem açılırsa çağırmaya başlayacağım.” dedi.
Artık insanlar birbiriyle konuşmaya başlamıştı…
Bir genç, başını öne eğdi:
“Fırsatım olsa, bu ülkede bir gün daha kalmam. Denedim, mülteci diye yakaladılar.”
İtalya’dan gelen kadın ise söze atıldı:
“Orada para kazanıyorsun, istediğin gibi harcıyorsun. Burada ise... Hep sorun hep sorun.”
Bir diğeri içini çekti:
“Yakınlarım olmasa ben de giderdim. Gidenler dönmedi, paraya para demiyorlar şimdi.”
Ama biraz önce yurt dışını öven kadın bu kez sesini yumuşattı:
“Aslında oranın da zorlukları var. Burada istediğim koşulları kurabilsem, hiç gitmezdim. Kendi toprağımda kalırdım.”
Doktor, odasından dışarı çıktı:
“Hiç boşuna beklemeyin, sistem cevap vermiyor. İsterseniz öğleden sonra gelin.”
Ama yine de kimse hemen gitmedi. Sandalyelere biraz daha sıkı tutundular. Belki bir mucize olur, belki sistem açılır, belki bir çözüm çıkar…
Saat on biri gösterdiğinde odada kalanlar, umutlarını da yanlarına alıp tek tek dışarı çıktılar. Sağlık Ocağı Patikası’nda şifa bulunamadı o sabah. Zaman akıp gitti, umutlar başka bir gününe kaldı.