Yusuf’un Kuyuları
Her kuyu, yalnızlığın simgesidir; su yerine, unutulmuş sırları ve yadsınmış gölgeleri barındırır. Hz. Yusuf’un kuyusunun duvarları kardeş ihanetinin taşlarıyla örülüyken “Kuyucaklı Yusuf” un (Sabahattin Ali) kuyusu ise toplumsal ikiyüzlülüğün harcı ile annesinin kaybından kalan kanlı ve kesik parmağın travmatik mührüyle kapatılmıştır. Ali, sadece yozlaşmış bir Anadolu kasabasının resmini çizmez; bilakis, bir bireyin kendi içindeki karanlıktan ne kadar kaçabileceği sorusunun trajik bir cevabıdır. Yusuf'un kuyuları, ne toplumsal gerçekliğin düzleminde ne de dramatik olay örgüsünde aranmalıdır. Eleştirmenlerin sıklıkla gözden kaçırdığı gibi, onun asıl trajedisi; ruhun katmanlarına çizilmiş, kaçınılmaz bir içsel haritadır.
Kuyucak, bu içsel haritanın üzerine kurulmuş coğrafi sahnedir. Burası, Kaymakam Selahattin Bey’in himayesinde, yabancılaşmanın ve sınıfsal farklılıkların olduğu dış dünyadan soyutlanmış bir mekân olmakla birlikte Yusuf’un ikinci kuyusudur. Bazı eleştirmenlerin, entelektüel sığlıkta ısrar ederek romanın yavan olduğunu iddia etmeleri bir yana; Sabahattin Ali, asıl dehasını bireyin ruhsal haritası üzerinden gösterir. O, toplumsal yapının ürküten gölgelerinin, bilinçaltına nasıl korku ve bastırma olarak sızdığını inceleyen bir laboratuvar sahnesi kurmuştur.
Bu laboratuvar sahnesi kurulduktan sonra hikâyenin fitili kesik parmağın dondurucu kan iziyle ateşlenir. Annesinin kaybından yadigâr kalan bu küçük, travmatik mühür; onun ruhuna ilk ve en derin kuyusunu kazır. Yusuf, tüm duygusal tepkilerini, özellikle de cinayetle tanıştığı ilk andaki ilkel çığlığını, bu yaranın soğukluğuna hapseder. Toplumun ve hayatın karmaşası karşısında Yusuf, buzdağına dönmüş bir sessizliktir. Altında devasa bir yaşama arzusu ve şiddet birikse de yüzeyde sadece taşlaşmış bir sükûnet sunar. Bu dilsiz kuyu; onun gölgesinin tüm enerjisini biriktirdiği, felaketi bekleyen bir barajdır.
Yusuf'un buzdağına dönmüş sessizliği, er ya da geç dışa vurulmak zorundadır. Muazzez, onun hayatına giren en parlak ışıktır ancak aynı zamanda en büyük yanılsamasıdır. Yusuf’un ona duyduğu aşk; onu, serbest bırakmak yerine gölgesinin kontrol ihtiyacına kurban eder. O, Muazzez’i dışarıdaki kurtlardan korumak isterken aslında onu kendi sığınma tapınağının mermer duvarları arasına hapsetme arzusuna kapılır. Bu koruma kisvesi altındaki sahip olma isteği, karakterin bastırdığı egoist gölgenin en sinsi dışa vurumudur. Böylece Muazzez, Yusuf’un üçüncü ve en trajik kuyusu hâline gelir. Muazzez’in ruhu, Yusuf’un sessizliğinde boğulur; Yusuf ise onu kurtardığı yanılsamasıyla kendi yalnızlığını perçinler.
Yusuf'un sessizliğinde biriken enerji, tıpkı bir nehrin önü kesildiğinde oluşan barajın yıkıcı gücü gibidir. Ve her barajın bir yıkılma anı vardır. Romanın son perdesi, o taşlaşmış sükûnetin kaçınılmaz bir felaketle patlamasıdır. Finaldeki katliam sahnesi, tüm bu kuyularda biriken enerjinin yeryüzüne çıkışıdır. Yusuf'un eylemleri, sadece toplumsal bir isyan değil; yıllarca kendi içine hapsettiği, kesik parmağın simgelediği ilkel çığlığın artık susturulamamasıdır. O an maske tamamen çöker ve yadsınmış benlik, tüm karanlığıyla yüzeye çıkar. Yusuf’un pasifliği, dramatik bir teslimiyet değil; vahşi benliğin patlamadan önceki son nefesidir.
Muazzez’i yitirdikten sonra Yusuf’un taş maskesi çatlar. Atına aldığı cansız bedenle Kuyucak’tan ayrılırken ne bir kahraman ne de bir kurtulan izlenimi verir; o, sadece ruhun katmanlarına çizilmiş içsel haritasının peşinden giden çaresiz bir figürdür. Yusuf, kuyulardan çıkmayı başaramamıştır. Gittiği yol, kurtuluşa değil; bir kuyudan diğerine, bilinmezliğin ve ebedi yalnızlığın uçurumuna doğru atılan son adımdır. Kuyucaklı Yusuf, bize toplumsal bir eleştiri sunmaktan öte, bastırılmış bir ruhun kendi kendini nasıl trajik bir sona mahkûm ettiğini gösteren derin bir metindir; kendi içimizdeki kuyuları kazmaya başladığımızda bizi bekleyen o soğuk ve çaresiz gerçeği fısıldar.