Bir Yazarın Adaleti Yahut İntikamı
“Patates çuvalı gibi hissediyorum bugün.”
yazdı yıllar önce bir şeyler yazarım diye aldığı eskinin bakkal defterlerine benzeyen bir
defterin ilk sayfasına. Sonra çok da içine sinmemiş olacak ki sildi ve aynı cümleyi biraz daha
genişleterek tekrar yazdı.
“Uzun yol yolcularının dikkatini çekmek için yol kenarına konulmuş patates çuvalları
gibi hissediyorum.”
Hislerine yakıştırdığı sıfatların altında ezilmiş gibi hissetse de sevdi cümleyi. Afyon- Antalya
yolu üzerindeki patates çuvallarını anımsadı ve gülümsedi kendisini onlara benzettiği için.
Kim kendisini patates çuvalına benzetirdi ki…
“Uzun yol yolcularının dikkatini çekmek için yol kenarına yüzer metre aralıklarla
konulmuş patates çuvalları gibi hissediyorum.”
o kadar gerekli..
o kadar gereksiz…
o kadar ilgi çekici..
o kadar sönük şöhretli. Dümdüz bir ovanın ortasında kıvrıla kıvrıla giden yılan yollarda
ne kadar dikkat çekebilirdi ki sarı patatesin sarısı solmuş çuvalları?
Evet, böyle daha vurucu oldu. Detay iyidir. Hisleri somutlaştırmak vurucudur, dedi.
Elindeki kalemi bırakıp dolanmaya başladı masanın etrafında. Tıkandığını hissettiğinde
yapardı bunu. Ne yazmak istiyordu? Kim olacaktı karakteri? Kadın mıdır bu patates çuvalı
hisli insan yoksa bir erkek mi? Fazla feministçe olacak ama erkekler patates çuvalı gibi
yaşasa bile öyle hissetmezler; bu cümleyi söyleyen kesinlikle bir kadındır, dedi. Kendi
kendine konuşma alışkanlığı (siz hastalığı diye de adlandırabilirsiniz) yazmaya
başladığından beri vardı. Bir öykünün sancılarını çekmeye başladığında nüksederdi belirtiler.
Kahramanı doğana kadar ayrı, kahramanı bir olayı ya da bir an’ı yaşayana kadar ayrı sürerdi
kendi kendine konuşmaları.
Kahramanı doğurdu diyelim. Günlerce tartışırdı kendisiyle ne isim versem, diye. İsim mevzu
önemliydi. Tanıdıklardan biri olmamalıydı, millet de hemen üstüne alınmaya pek hevesliydi.
Sanki işi gücü yoktu da onların hayatlarını yazacaktı.
“Aaaa, beni yazmışsın, sana ilham olmuşum. Şekerim bende daha ne hikayeler var, dur
sana anlatayım.”lar yetmez gibi “Ama aşk olsun benim adımı kullanmışsın. Millet de gerçek
sanacak o yazdıklarını, ben sana bir daha bir şey anlatmam ayol.”lar bitmiyordu.
O yüzden tanıdıklardan birinin ismi olmamalıydı. Güncel isimleri de kendisi sevmezdi. Hiç
gerçekçi hissetmezdi o isimlerle öykülerini. Berfin Su dese mesela, Hiçbir Berfin Su bu yazdıklarını hissedemez ki… ya da Berk Can
dese bir karakterine hiç yakışır mıydı yazacağı satırlara. Yok, olmaz… Türk dizilerindeki yüzü
gözü estetikli bir kızın köylü kızını oynaması kadar sırıtırdı. İnandırıcılığını yitirirdi öykü. O
yüzden eski romanlardan, hikayelerden taramalar yapar oradaki isimler çağrışım yapsın diye
beklerdi. Birebir o ismi kullanmak da olmaz.
Sevde olsun diye karar verdi birden ve yazdı yeniden.
“Uzun yol yolcularının dikkatini çekmek için yol kenarına yüzer metre aralıklarla
konulmuş patates çuvalları gibi hissediyorum.”
o kadar gerekli..
o kadar gereksiz…
o kadar ilgi çekici..
o kadar sönük şöhretli. Dümdüz bir ovanın ortasında kıvrıla kıvrıla giden yılan yollarda
ne kadar dikkat çekebilirdi ki sarı patatesin sarısı solmuş çuvalları? Epeydir bu hisle
uyanıyordu; her akşam görevini tamamlamak üzere yattığı uykusundan. Her şeyi
görev misali yapmaya alışalı da uzunca bir zaman olmuştu. Alarmla yatağından kalkıp
alalade hazırlanıyor iki lokma ağzına atınca hiç sevmediği bir grup insanla hiç
sevmediği işini yapmak üzere evden çıkıyordu. Mesai saatlerinde iş yapar görünüyor,
laf söz gelmesin diye de bir iki iş bitiriyordu.
Yazdı ama kendini tekrara düşecekmiş gibi hissetti. Hayatının renkleri alınmış gökkuşağına
benzediğinin mesajını veren bir öykü yazmıştı daha önce. Hem de yine bir kadın kahramanın
sızılarını anlatmıştı orada.
NEDEN HEP KADINLAR ACI ÇEKİYOR BENİM ÖYKÜLERİMDE… diye kendi kendine isyan
edip bir erkeğin ağzından mektup yazmaya karar verdi.
Serkan olsun yeni kahramanın adı. Pişman olsun, acı çeksin. Yanlış kişilerin eline geçer,
diye açıkça yazamasın hem de neden acı çektiğini; gizlemek zorunda olduğu hataları olsun
ama acısından da kurtulmaya çalışır olsun, dedi.
Saatlerce düşünüp yazdığı satırları karalayıp yeni bir sayfa açtı.
Saçlarından hayata tutunduğum kadın,
Çok yıl geçti farkındayım. Nereden çıktı bu adam onca sene, onca yaşanmışlık sonra
diyeceksin. Üstelik teknolojinin zirve yaptığı bu çağda mektup yollamak da nedir Allah
aşkına… Niyetim huzurunu kaçırmak değil. Niyetim ne ben de bilmiyorum, sadece
sana yazmak istiyorum. bir yanıt beklediğimden değil, bir pişmanlık de istersen bir
uhde belki de…Yirmi beş yıl geçti ellerini ellerimden, gözlerini gözlerimden çekmenin üzerinden. Ne
desen haklısın. Ne desem boş. Hatalıydım. Hata üstüne hata yaptım ve sonra da
dönmedim. Dönmem gerektiğini ilk fark ettiğimde ise çok geçti. Sen çoktan gitmiştin.
Seni suçlamıyorum yani şimdi suçlamıyorum; o zamanlar senin de hataların olduğunu
düşünüyordum. Bu kadar çabuk vazgeçtin benden, diye daha da öfkeleniyordum sana
ama şimdi düşünüyorum da sen benim kadar çabuk vazgeçmedin bizden. Sabrettin.
Yaptıklarım yenilir yutulur şeyler değildi ama parmağında başka bir adamın nişan
yüzüğünü taşıdığını öğrenince daha da öfkelendim sana. Hakkım yoktu, biliyordum.
Ne yaparsam yapayım sen sonsuza kadar olacaksın… sandım. Böylece başladı hatalar
silsilesi… Sana inat gidip evlendim. Birini severken inat uğruna bir başkası ile evlenilir
mi deme. Evlendim. Sevdim de onu üstelik. Bir kızımız da oldu ama ben seni hiç
unutmadım. Hiç…
Sen de evlendin nişanlınla. Bizden iki sene sonra. Neyi bekledin, niye bekledin
bilmiyorum. Yoksa benim hatalarımdan dönmemi mi ?
Sanmıyorum.
Evlendikten sonra birkaç kez gördüm seni. İlkinde bir konserde. Gözümün önünde
sarılmıştı beline o adam. Onunla bağıra bağıra şarkı söylüyordun, bizim sevdiğimiz
şarkıları… birlikte defalarca dinlediğimiz şarkıları. Aklına hiç gelmiyor muydum ki
yanındaki adamın kollarından hiç rahatsız olmuyordun?
Biz birkaç şarkı dinledikten sonra ayrıldık konserden, anlamsız bir bir kavga çıkardım.
Zeliş anlamadı ama anlamlıydı benim kavgam.
Seni ikinci görüşümde üzgün gibiydin yahut yorgun. Arabadan inmiş evine doğru
ilerliyordun. Neyin vardı; işte mi sorun yaşamıştın, kocanla kavga mı etmiştin? Yoksa
hasta mıydın?
Hiç bilemeyeceğim.
Evet, evini biliyorum. Sen bizim de orada yaşadığımızdan habersiz bizim mahalleye
taşınmıştın kocanla. Cemil söylemişti, markette görmüş seni.
Tesadüfe bak.
Sana da söylemiş ama oralı olmamışsın. Seninle aynı havayı yeniden solumaya
başladığımız o günlerde sürekli seni düşünür olmuştum. Hoş normalde de aklımdan
çıktığını söyleyemem ya.. Seni görebilme ihtimali, gözlerine denk gelme fikri…
heyecanlandırıyordu beni. Kızma bana.
Son kez seni gördüğümde ise hastanedeydik. Birbirimize teğet yaşadığımız hayatın
yeni bir cilvesiydi bu sanırım. Gözlerime inanamadım. Bebek beklediğini bilmiyordum.
Kontrole gelmiştiniz siz de. Evet, Zeliş de… Sen de bizi gördün. (Sonraları Cemil’den
öğrendim yine Nisan sonunda doğum yapmışsın. Ayşe de eylülde doğdu.) Seni öylece
karşımda görünce elini bırakmıştım Zeliş’in öylece… istemsiz. Ellerine ihanet edişiminkanıtıydım sanki ama sen, hatalarımı affetmiş gibiydin. Daha da kötüsü her şeyi, beni
unutmuş gibiydin.
O gün çok net anladım: kocanı seviyordun. Ya beni?
Ya ben?
Zeliş’i seviyordum evet, ama hiçbir zaman senin gibi kokmadı Zeliş. Hiçbir zaman
senin gibi bakmadı. Hiçbir zaman…
Taşındık biz kızımız doğduğunda. Neresi olduğu önemli değildi benim için.
İstanbul’dan senden uzak olmalıydım. Kaçtım. Kaçarken kendimi de yanımda
götüreceğimi biliyordum ama sen belki olmazdın. Seni görmezsem belki Zeliş’in
bakışlarında, soluğunda daha rahat nefes alabilirdim. İşe yaradı. Uzunca süre
kandırdım kendimi. İş, güç, çocuk büyütme telaşı… Nasıl nefes aldığımı düşünmeden
geçen seneler…
Saçlarından İstanbul’u kokladığım kadın,
Ben kendimi asla bağışlamayacağım. 20 yıl… Dile kolay, kaleme zor bunları yazmak.
Nereden çıktı bunca lakırtı, dersen deme boş ver. Bu mektubumla ben…
Seneler sonra bu dile geliş anlamsız gelmiş ve sinirlendirmişti yazarımızı.
“Sonunu yazmayacağım. Özür dileyemesin. İçinde kalsın söylemek istedikleri. Acı çekerek
yaşasın. Ben sonunu yazmazsam o da bu mektubu hiç gönderemez nasıl olsa.” dedi ve kalemi bırakıp defterini kapattı.