Duvarsız Komşular

Bazı hayatlar duvarsızdır; bu yüzden belki de daha görünür, daha gerçektir.
Başta çok yadırgamıştık onları. Bir sabah ansızın sokağımızın karşısında, yarım kalmış inşaatın içine yerleştiler. Demir yığınları, çıplak beton kolonları arasında küçük bir dünya kurdular kendilerine. Biz perdelerimizin ardından, sessiz bir şaşkınlıkla izliyorduk. “Burada nasıl yaşanır ki?” diye fısıldaşmalar, merakla karışık rahatsızlıklar… Ama zaman geçti. Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı. Ve farkına bile varmadan, biz o inşaatın içindeki insanlara alıştık. Sabah sesleriyle, akşam ışıklarıyla, sokağımızın bir parçası oldular. Artık o beton yığınını sadece bir inşaat değil, bir yaşam alanı olarak görüyorduk. Belki istemeden, belki farkında olmadan onlarla aynı hayatı paylaşmayı öğrendik.
Binanın geçmişi, aslında şehrin birçok yerinde görülen hikâyelere benziyor. Yıllar önce bir alışveriş merkezi olarak inşa edilmeye başlanmış, fakat sahibi ölünce mirasçılar anlaşamamış. İnşaat yarım kalmış öylece kaderine terkedilmiş. Bir süre sonra da evsiz insanlar için barınak oldu. Kader, kimi zaman birilerinin yarım bıraktığını başkalarına tamamlatıyor.
İçeride kendine özgü bir düzen var. Demir kolonlara asılmış çamaşır ipleri, köşelere yerleştirilmiş eski sandalyeler, yere serili eski yataklar, bir köşede kaynayan çaydanlık… Kısıtlı imkânlarla ama birlikte yaşamanın dayanışmasıyla sürdürülen bir yaşam... Sabah olduğunda herkes hareketleniyor; sırtlarında çuvallarıyla kentin sokaklarına dağılıyorlar. Kimisi plastik topluyor, kimisi demir, kimisi sadece ekmek parası. Onlar için bu, yalnızca geçim değil, var olma mücadelesi. Kimi yaşlı, kimi çocuk; kimisinin adını bile bilmeden ezberledik yüzlerini. Biz pencerelerimizin ardından bakıyoruz onlara, kahvemizin dumanı camda tüterken, dışarıda onların nefesi buğulanıyor.
Yağmur yağdığında, inşaatın açık yanlarından içeriye rüzgâr doluyor. O zaman daha da birbirlerine sokuluyorlar. Birlikte üşüyor, birlikte ısınıyorlar.
Kaderin soğuğu da yağmuru da herkesin tenine aynı düşmüyor; ama orada, o duvarsız yapının içinde herkesin payına eşit düşüyor.
İnşaatın yakınındaki çeşme ise onların en önemli kaynağı. Her sabah orada toplanıyorlar; su içiyor, şişelerini dolduruyor, ellerini yüzlerini yıkıyor, gülüyor, bazen de tartışıyorlar. O çeşmenin başı, sokağın en canlı yeri hâline gelmiş durumda.
O topluluğun içinde biri var ki diğerlerinden daha çok dikkat çekiyor: Can Aho. Neşesi, kahkahası, bazen de sessizliğiyle fark ediliyor. Kimi günlerde öyle içten güler ki sanki beton duvarlar bile onunla birlikte gülüyor. Bazen de bir köşeye çekilip türkü söylüyor; sesi yanık, sözü derin. Onu dinlerken insan, nedenini tam bilmeden hüzünleniyor. Yüzünde yaşıyla uyuşmayan bir yorgunluk var.
Zaman geçtikçe o insanların varlığı, sokağımızın doğal bir parçasına dönüştü. Artık sessizliklerini bile tanıyoruz.
Bir gün sokağa Can Aho'yla aynı anda girdim. Elindeki çöpten bulduğu kırık bir oyuncak arabayı gösterdi. “Tamir ettim.” dedi gururla. O anda fark ettim ki bazı insanlar çöpten yalnızca eşya değil, umut da topluyor.
Bugün o yarım kalmış inşaat bana çirkin görünmüyor. Aksine, orada hayata tutunan insanların dayanışması var. Biz ve onlar; aynı sokakta, farklı koşullarda ama aynı insan hikâyesinin içinde yaşıyoruz.

 

 

 

 


İlginizi Çekebilir

Sarı Kiraz

Eda AKKAŞ

İncir Mevsimi

Sema ZENGİN

Yol nedir? Yolculuk nedir?

Betül ÇEKİCİLER