Evlilik Cüzdanı

Babasının velayetiyle evlenmişti. On yedi yaşındaydı Canan. Âşık değildi. Flört etmemişti. Görücü usulüydü onun evliliği. Allah’tan evlendiği çocuk iyi çıkmıştı. Soranlara “Babam verdi.” diyordu, yarım ağız gülerek.

Ona hiç kimse evliliğin büyük bir sorumluluk olduğundan ya da zorluklarından bahsetmemişti. Çocukluğunun evciliğini oynuyordu kendince. Eline verilen evlilik cüzdanını sağ eliyle havaya kaldırırken bir suçlu gibi yüzü kızarmıştı Canan’ın. Utangaçtı. Gelinliğin içinde yağmurdan ıslanmış bir kuş gibi tir tir titriyordu.

Baba evinden ayrılmak, bilmediği bir şehre gitmek onu korkutuyordu. Nasıl korkmasın, bugüne kadar yaşadığı şehrin dışına çıkmamış biri için yadırganmasa gerekti. Fakat gençliğin coşkusuyla yeni yerler görmenin heyecanını da hissetmiyor değildi. Kalabalık aileden kurtulacak; kendine ait bir odası, yuvası olacaktı. Üstelik farklı bir şehir görecek, yeni yerler keşfedecekti. Kolunda şıkırdayan bilezikler ve yeni kıyafetler onu mutlu ediyordu. Güzel giyinmeyi, süslenmeyi hangi kadın sevmez ki! O da bunları çok sevdi.

Fakat onu bekleyen sürprizden haberi yoktu. Üç göz odalı evde kayınvalide, kayınpeder, görümce ve kayınbiraderler, hep birlikte yaşayacaklardı. Odanın birini babası oğluna kiralamıştı. Kocası işe gittiğinde Canan, evde gelin muamelesi görüyordu. Evin işi gücü ondan sorulur olmuştu.

Betonun altından çıkan bir filiz gibiydi Canan. Binlerce binanın içinde bir odaya hapsedilmiş, her adımını izleyen bir çift göz… Özgürlüğü, kocasının iki göz mesafesi kadardı. Birinden kaçsa diğerine yakalanırdı.

Bir gün evde yalnız kaldığı bir vakit… Evlilik cüzdanının ilk sayfasına yapıştırılan siyah beyaz resimlere uzun uzun baktı. Çok güzeldi. Kaşlar, gözler… Türkan Şoray’a benzetti kendini. “Ne de güzelim!” dedi kendi kendine. Ardından ikinci, üçüncü, beşinci sayfalar, yaşanan hikâyelerle artarak devam etti.  Her bir sayfası ayrı bir hikâye olmuştu. İlk sayfası, arkadaşlarının “cicim ayı” dediklerindendi. Eşi, ilk seneler bir dediğini iki etmedi. Ona çok kıymet verdi. Ölümüne sevdi. Kurumuş elleri, çatlamış tırnaklarıyla diğer sayfalara göz attı. Hikâyesi devam ederken yorgun düşen bedenine yenik düşmüştü. Elinden yere düşen defteri fark etmemişti.

Canan’ın iki oğlu olmuştu: Mavi ve Ege…

Kocası her ne kadar çocuklarından birine kendi babasının diğerine kayınpederinin ismini koymak istemişse de Canan: “Onca sıkıntıyı ben çektim. Ben doğurdum!” deyip kocasını ikna etmeyi başarmıştı.  Çok sevdiği deniz olan “Ege” ile ona hep sonsuzluğu anımsatan “Mavi” ismini koymuştu.

Yıllar geçti. Canan’ın kocadan yana yüzü gülmedi. Kıskanç kocanın, özgürlüğü elinden alınmış kadınıydı. Kocasının hastalıklı sevgisi onu hep suçlu hissettirdi. Yalnız başına arkadaşlarıyla bir kahve içemedi. Alışveriş yapamadı. Hep eşi yanında olmalıydı. Koluna taktığı çantasını ya da bluzunu kendi seçemedi. Özgür olup uçamadı. Allah’tan çocuklarından yüzü gülmüştü.

Büyük oğlu Mavi, kol kanat germişti annesine. Okumuş, makine mühendisi olmuştu. Küçük oğlu Ege de zar zor da olsa on senede hukuk fakültesini bitirmiş, kendi düzenini kurmuştu.

Canan, artık hayata başka bir yerden bakıyordu. Sabrının mükâfatı çocuklarını kazanmak olmuştu. Onların kanadında uçabilmenin özgürlüğünü yaşıyordu artık.

Yere düşen evlilik cüzdanını tekrar eline aldı ve son sayfasına sadece “Yaşasın Özgürlük!” yazdı.

 


İlginizi Çekebilir

Kuzgun

Alper NAMAL