Mavi Elbisenin Gölgesi
Henüz beş altı yaşlarında, köyde, anneannemin evinin avlusunda dedemin köpeği Pars’ın yavruları ile oynuyorduk. Ne eğlenceli, ne saf günlerdi… On üç yavrusu vardı, hepsine isimler veriyorduk. Hani o yaşta seçtiğimiz isimleri düşünüyorum da: “Binbaşı, Polis, Çavuş, Padişah vs.” Şimdi her köpek gördüğümde o günlere giderim.
İşte yine o avluda eniklerle oynadığımız bir gün, başımı kaldırdığımda eşeğin üzerinde başına kaşkol sarmış, pala bıyıklı bir adam gördüm. O an minicik yüreğim öyle korktu ki eniklerin avuçlarımdan düşeceğini sandım. Sonradan öğrendim ki bu adam, iki hane ötedeki komşumuzdu. Topal olduğu için lakabı da “Topal Harun” idi. Herkesin hem çok korktuğu hem de çok sevdiği bir insandı. Evlerine gitmeye cesaret edemezdim, hane halkı gayet sevecen olmasına rağmen.
Sekiz odalı taş evlerinin yanında kendisine bir beton dört duvar yaptırmıştı. Oğulları, gelinleri ve torunları taş evde; kendisi ve eşi o dört duvar arasında yaşarlardı. Bizim oralarda yağmurun yağması; evde oturmak, dinlenmek demekti. İşte öyle yağmurlu bir gündü; her daim girip çıktığım taş evin yanında, ilk defa o beton dört duvarın içine girişim… Annem ve dayımla birlikte Topal Harun Amca’nın odasına gittik.
İçimdeki ürkeklik birden kayboldu. Kolundaki bakır bileklik dikkatimi çekmişti. Yerde herkesten farklı olarak bacaklarını yere paralel uzatıyor, çayı şekersiz içiyordu. Taş evden çay gelip gitmeye başladı. Dayım muzip bir gülümsemeyle;
–Harun Emice, askerliğini anlatsana, dedi.
Topal Harun Amca gülerek söze başladı:
–Sen var ya!..
O an herkes kulak kesildi. O dönemin televizyonu yoktu, biz de Topal Harun Amca’yı izliyorduk. Ben gözlerimi ondan zaten alamıyordum. Başındaki sarığı, koca pala bıyıklarıyla ürkünç gelse de istemsiz olarak içten içe onu sevdiğimi hissediyordum.
Bir ara bana bakıp gülümsedi. Göz göze geldik:
–Uşuğum, korkma sakın haa! Giderken Servet Abla’na söyle, sana güllerden versin, dedi.
Yüzümde sayısız gül açtı sanki.
Dayım, “Emice!..” diye seslenince Topal Harun Amca askerlik hatırasına başladı:
–Bir gece nöbet tutuyordum. Ne yol vardı ne ağaç… Her yer çırılçıplak. Hava buz kesiyor. Adamın biri eşeğini kaybetmiş, eşeğin biri de nöbet kulübemin dibinde otluyordu. Baktım ki Rabbim nasıl has gözler vermiş! Sanırsın ki ulu bir dilber! Ona bakıp bakıp durdum. Sonra kulübemden çıktım, yanına gittim. Başını kaldırdı, bana melul melul baktı. Bir an sandım ki konuşmaya başladı:
–Ula Harun, senden ne farkım var? Sen de eşeklik yaparsın ben de… Hangimiz üstün, düşün bakayım!.. Önce çok korktum. Sonra sözlerini düşündüm. Hakikaten hiçbir farkımız yoktu. Okşadım başını:
–Sen benden daha akıllısın, dedim, öptüm kafasını. Tekrar dile geldi:
–Ula Harun, hadi biz şeytanı görür, anırırız. Ama sizin bazınızın sesi bizimkinden beter. Biraz kesseniz şu sesinizi de biz eşekliğimizi yapsak, siz de insanlığınızı yapsanız… Uşuğum, o saatte eşekle konuştum desem deli derler bana! Ama ben işittim işte!.. Bir süre sonra nöbet saatim doldu. Kimse gelmedi. Soğuktan donacaktım. Çıkardım tüfeği, teçhizatı; hepsini eşeğe giydirdim. Boynundaki bağı da bağladım kulübenin kapısına. Kulaklarına eğildim:
–Madem eşekliği bize bırak dedin, al sana eşeklik! Ben gidiyorum, dedim, koşa koşa koğuşa gittim.
Dayım gözleri fal taşı gibi açılmış dinliyordu. Kahkahalar yükseldi:
–Eee emice, sonra ne oldu? Çok dövdüler mi seni, diye sordu.
Topal Harun Amca güldü:
–Dur uşuğum, dur!.. Yattım. İki saat sonra biri beni sallıyor:
–Kalk! Komutan seni bekliyor!.. Uyku sersemi anlamadım. Aklıma birden kulübeye bıraktığım eşek geldi. Ula, nasıl fırladım yataktan bilmeyisun! Komutanın karşısına çıkınca sorular ardı ardına geldi:
– Asker, nöbette neredeydin?
– Komutanım, nöbet saatimde nöbetteydim.
–O zaman eşeğe teçhizatı kim bağladı?
– Komutanım, ben yaptım.
– Hem nöbetteydim diyorsun hem de eşeğe teçhizatı ben bağladım diyorsun. Sen benimle alay mı ediyorsun?
–Yok vullaha komutanum, vaktimin sonuna kadar hem vallahi hem billahi nöbetimu tuttum. Hem bile fazla tuttum. Kimse nöbet değişmeye gelmedi, ben de…
–Tamam tamam, kes asker, dedi. Komutan önce şaşırdı, sonra kahkahayı bastı. Gözlerinden yaş geliyordu. Ama toparlandı, ciddi bir sesle:
–Asker, çık dışarı! Bir daha bu askere gece nöbeti yazmayın, dedi. O günden sonra bana “eşeğe nöbet tutturan” der oldular. Yüzüme bakmayanlar bile arkadaşım oldu…
Gece ilerliyor, yağmur sağanak sürüyordu. Kalkma vakti gelmişti ama aklım güllerdeydi. Bizimkiler “yarın” dedilerse de kapının önünde koca köpekler vardı, korkuyordum. Servet Abla ile odadan çıkarken gözümün önüne tam teçhizatlı eşek geldi. Dayanamadım, yüksek sesle:
–Eşek, selam dur! diye diye odadan çıktım.