Çok Deniz

 

Hayatının dönüm noktası olabilir gibi geliyordu vereceği karar. Düşünmekten yorulmuştu. Kafasını kaldırıp pencereden yanında uzanan manzaraya baktı. Dallarda tomurcuklar kara kıştan zaferle çıkmış, yer yer kışı uğurlarcasına başkaldırmış yer yer de pespembe gülümseyerek bahara kucak açmıştı. Yatılı misafirleri bile vardı. Bir leylek çalı çırpı toplayıp yuva yapmaya uğraşıyordu. Bunu görünce yine düşünceler üşüştü kafasına. Yuva neydi, en iyi yuva nasıl olurdu? İç geçirdi. Düşünceleriyle dans ederek nihayet Ankara’ya vardı. Kardeşi onu garda karşılayacak, Munise’ye götürecekti.

Bakmayın adının Munise olduğuna çok anasısının gözüydü, paraya para demiyordu... Kendisine de medyum dedirtiyordu. Dedikleri de hep çıkıyor diyorlardı. Dünya para dökmeye değer miydi? Dudak bükse de içten içe merak ediyordu ve değsindi…  Sarışındı Munise, ağzı çok iyi laf yapıyordu. Hiç öyle bacı, teyze modeli alışıldık falcı gibi değildi. Ortam da dömi klasik tarzda döşenmişti. İçerisi bol ışık alıyordu. Huzur veren bi tarafı vardı mekanın. Bunlar kafasından geçerken adının seslenildiğini duydu. Sakince ayağa kalkıp ağır adımlarla medyumun odasına girdi.

Çok sade, hiç dikkat dağıtmayan bir odaydı. Gösterilen yere oturdu. Birkaç dakikalık sessizlikten sonra medyum “yol ayrımındasın” dedi. “İki talibin var, biri yurt dışında, diğeri ülke içinde geleceği çok parlak iki adam var. Erken bir ölüm görüyorum, boğaza nazır yatıyor mezarda, deniz var çok deniz var.” dedi. Başka neler dedi duymamıştı bu cümleden sonra, uzaktan gelen uğultu gibiydi artık medyumun konuşması. Hiç o girdiğindeki aşırı mağrur halinden eser olmayan bir halde apar topar odadan çıktı.  Ablası hevesle “Hadi bize gidiyoruz. Çocuklar seni merakla bekliyor.” diyecekti ki acil işim çıktı deyip İstanbul’a geri dönmesi gerektiğini söyledi. 

Yine trendeydi. Sahi bu hızlı değil olsa olsa hızlandırılmış tren olabilirdi ancak. Düşünceleri bile daha hızlı hareket ediyordu. Neyse dedi kendi kendine. Yerine oturunca yine düşünceleriyle dansa kalktı. Aslında bir hesaplaşma idi daha çok. Terazinin kefelerinde oynuyordu düşünceleri. Gelirken İstanbul’daki talibi Deniz, aklına yatıyorken şimdi dönerken İsviçre’deki talibi Alp’e dönmüştü ibre. Aslında gönlü Deniz’i daha çok istiyordu. Ama duyduklarından sonra… Üstelik de bu kadar bekledikten sonra… Daha evlenecek, çocuk yapacak. Ohooo, 30 olmuştu bile. Kaybedecek vakti yoktu. Üstelik erken yaşta kocası ölürse, nasıl yalnız başına büyütürdü çocuğunu? Durdu, ya çocuk olmadan ölürse dedi panikle. Aman şeytan kulağına kurşun. Mantık iyidir dedi ve çok da gönlünün kaymadığı Alp’te karar kıldı.

Rüya gibi bir düğünle evlendi İstanbul’da. Balayı, aile ziyaretleri falan yapılacaktı ama bir an önce ne olur ne olmaz diye İsviçre’ye gitmek istiyordu. Gittiler de. Herşey yolundaydı, hayatları gayet iyiydi ama uyuşamıyordu Alp’le bir türlü. Alp de onu çok güzel ama biraz alaturka buluyordu. Demek ki sadece güzellikle olmuyordu bu iş. O lüksün içinde bunalıyor, sıkılıyor, yurdunu özlüyordu Begüm. Alp’in arkadaşlarıyla da pek uyuşamamıştı. Sıkıntılı geçen günler, hamile olduğunu öğrendiğinde bahara dönüştü. Çok mutlu, çok heyecanlıydı. Bebeğin ismi yurtdışında kolay söylenir yazılır bir isim olsun dediler. Alp, “Deniz olsun, hem kıza hem erkeğe uyar hem de kolay söylenir.” dedi. O an içi cız etti Begüm’ün. Sahi Deniz nasıldı, en önemlisi hayatta mıydı? Ne dersin diyen Alp’in sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. “Olur.” dedi sessizce çekingen bir tavırla. Tabii ki olurdu aslında, hem de ne güzel olurdu… Ama Alp’in bunu bilmesine gerek yoktu. 

Bebek doğdu. Annesi kadar güzeldi Deniz bebek. Aile Türkiye’den gelen büyüklerle pür neşe içindeydi. Keşke hayat hep böyle olsaydı. Çok mutluydu Begüm. Eşi çok yoğundu ama olsun, Deniz ona yetiyordu. Bütün dünyasını, içindeki boşlukları doldurmuştu. Doğumdan sonra 6 ay kadar geçmişti. Yaz bebeği Deniz ilk defa kışı ve karı görüyordu. Noel tatili için Alpler’e kayağa gitmek istiyordu Alp. Gerçi Begüm bebek üşütecek diye pek istemiyordu ama Alp çocuğu sarıp sarmalamasın doğru olamadığını, bağışıklığını aslında böyle yaparak güçlendirmediğini anlattıktan sonra el-mecbur tamam dedi Begüm. Her ne kadar çok uyuşmasalar da demez olaydı… Alp, kızımız tepeden görsün o muhteşem doğayı, karı deyip teleferiğe binmek istedi. Epey sıra bekledikten sonra bindiler ama Deniz kıyameti koparttı. Katıla katıla ağlıyor bir türlü susmuyordu. Öyle olunca Begüm’le bebek indi. Alp, ben yukardan fotoğraf çekerim dedi. Çekti de gülen gözlerle Deniz ve Begüm Alp’e el sallıyordu o son karede.

Evet o son kareydi, teleferikte bir arıza olmuş ve halat kopmuş, Alp de o kazada hayatını kaybetmişti. Son durağı, istirahatgahı ise boğaza nazır Aşiyan’daki  aile mezarlığı oldu.  Begüm kaderimi değiştirdim diye düşünürken kaderinden kaçamadığını görüyor, büyük acı çekiyordu. Hiç falcı lafıyla hareket edilir mi diye kendini suçluyordu. Aklına gelen bütün korkuları başına gelmişti. Peki ya kalbinin küt küt ettiği Deniz’i seçseydi ne olurdu! Acaba Deniz hayatta mıydı?  

Hayattaydı, bütün olanı duymuştu da. Uygun bir vakitte aileye taziyeye geldi. Hatta ara ara yine geldi. Ziyaretleri sıklaşmış, o elim kazanın üstünden epey de vakit geçmişti. Begüm’ün ailesi olayı anlamış, hatta ne zaman açılacak diye bekliyorlardı. Açıldı. İyi ki de açıldı. Begüm biraz suçluluk duysa da çok memnun oldu çünkü çok uyumlulardı, sabahlara kadar susmamacasına konuşabiliyor, birbirlerinin sessizliğini bile dinleyebiliyorlardı. Ve evde çok deniz vardı.  Hayat ne garipti…


İlginizi Çekebilir

Ses

Tuğba BEYCA

Kaptan

Sonay SALMAN

Toz Bulutu

Tuğba BEYCA