Perili Beyaz Köşk

Yaz, yavaş yavaş yerini sonbahara bırakıyordu. Gündüzleri ne kadar bunaltıcı bir sıcak varsa akşamları bir o kadar serin oluyordu. Bu akşam hava, hem serin hem de rüzgârlıydı. 

Ali gündüz buluştuğu arkadaşlarını bu defa ikna etmişti. Akşam yemeğinden sonra gece yarısına doğru, tepede perili olduğu söylenen beyaz köşke gideceklerdi. Metin, Salih ve Sibel korkuyordu ama Ali hem heyecanlıydı hem de deli gibi merak ediyordu. Atalarının dillerinden düşürmedikleri hikâyenin gerçek olup olmadığını öğreneceklerdi.

Gerçekten de perili bir beyaz köşk müydü gidecekleri yer? Herkes yemeklerini yemiş, odalarına çekilmişti. Bir yandan heyecan bir yandan da korku içinde buluşmayı bekliyorlardı. Telefonlarındaki popüler konuşma uygulamasından birbirlerine mesaj atıp duygularını dizginlemeye çalışıyorlardı. Belki de hayatlarının baharındaki dörtlü için büyük bir tecrübe olacaktı bu gece çıkacakları yolculuk. 

Sözleştikleri gibi üst sokaktaki parka gelmişti muhteşem dörtlü:

– Ay, ben çok korkuyorum!

– Ben de… 

– Ben de… 

– Arkadaşlar sakin olun, korkacak bir şey yok. Oyun bozanlık mı yapacaksanız? 

– Biz öyle mi diyoruz Ali? Korktuğumuzu söyledik. Ya gerçekten de hayaletler varsa? 

– Biz de onu ortaya çıkartmak için gitmiyor muyuz? Dedelerimiz, ninelerimiz hep perili diye bahsetti o evden. Kim gördü? Kim biliyor? Sadece ağızdan ağıza dolaşan bir söylenti olamaz mı? 

– O-olabilir tabii. 

– E, o zaman? Geliyor musunuz? 

– Evet, evet!.. 

Dört arkadaş birlikte beyaz köşke doğru yürümeye başladı. Aslında bu ilk yürüyüşleri değildi. Bebekliklerinden hatta kundaktan beri birlikte yürüyorlardı. Aileleri çok iyi arkadaş olmuş, çocukları birlikte büyütmüşlerdi. Kreşte başlayan yolculukları lisede devam ediyordu. Üniversitede yolları ayrılabilirdi belki. Neticede hepsinin olmak istediği “ben” başkaydı. 

Yokuş yukarı çıkarken dördü de gayriihtiyari etraflarını kolaçan ediyordu. Birilerini görseler ne olacaktı kendileri de bilmiyordu. Ali, elleri ceplerinde, kendinden emin bir şekilde yürüyordu. Bu zamana kadar kimse beyaz köşkteki gizemi çözmemiş ya da çözememişti. Bu akşam o ve arkadaşları bunu çözecekti, biliyordu. 

Ali önde, Metin, Salih, Sibel arkada, arada duraksayarak yürüyordu. Ali kararsız olduklarını fark ediyor ama onlarsız da gidemeyeceğini bildiği için sesini çıkartmıyordu. Ali okulu bitirdiğinde polis akademisinde okuyup dedektif olmak istiyordu. Okuduğu kitaplar, izlediği diziler ve filmler ağırlıklı olarak polisiye-gerilim türündeydi. Belki de o yüzden kendini arkadaşlarından biraz daha cesur görüyordu. 

Yokuşun sonuna gelmiş, tepeye ulaşmışlardı. Peri masallarından fırlamış gibi gözüken beyaz köşk, tüm haşmetiyle karşılarında duruyordu. Biraz eskimiş, boyaları dökülmeye başlamıştı ama olsundu. Tahta bahçe kapısını itip kolayca girdiler, kilit yoktu. Köşke doğru tek sıra halinde, görünmez bir iple bağlıymışçasına birbirlerini takip ederek yürüyorlardı. Ağaçların renkleri solmuş; çiçekler, otlar sararmıştı. Bir zamanlar bahçeden eve ulaşmak için yapıldığını düşündükleri yürüme yolunun eskimiş taşlarına basarak ilerlediler ve birkaç tahta basamak çıktıktan sonra evin kapısına ulaştılar. En önde Ali olduğu için kapıyı açma görevi de ister istemez ona kalmıştı. Kapının tokmağından tutup kapıyı itti. Burada da kilit yoktu. Zaten kapı da eskimişti, kilit tutmazdı. Muhteşem dörtlü ellerindeki telefonların fenerlerini açmış, evin içerisine kâh titreyerek kâh nefeslerini tutarak girmişti. Girişte kocaman bir hol karşıladı onları. Holün ortasında üst kata çıkan, kıvrımlı ikili merdiven vardı. Önce alt kata bakacaklardı. Ali eliyle sağ tarafı işaret etti, kimseden çıt çıkmıyordu. Salih, Ali’nin yanında, Metin Sibel’in yanında parmak uçlarında ilerliyorlardı. İlk olarak sağ taraftaki bahçeye bakan odaya girdiler. Muhtemelen eskiden salon olarak kullanıyorlardı. Bacakları kırılmış bir masa, süngerleri eskimiş koltuklar, vitrin demeye bin şahit isteyen ayaklı bir ahşap vardı. Çıt çıkmıyordu koca köşkte. Hemen yanındaki odaya geçtiler. Burası evin tuvalet ve banyosu olarak kullanıyordu eskiden. Tek tük kalan fayanslar, paslanmış musluk her şeyi ortaya seriyordu. Burada da bir şey yoktu. Girişin sol tarafına doğru yürürlerken, 

– Duydunuz mu?

– Neyi Sibel?..

– Bir gıcırtı duydum sanki! 

– Biz duymadık. 

– Valla duydum! 

– Tamam, tamam… Birbirimize yakın duralım, kimse uzaklaşmasın. 

– Tamam Ali… 

Ali de o sesi duymuş gibiydi ama ev zaten eski ahşap olduğu için kendilerinden de gelmiş olabilirdi bu ses. Ya da dışarıdaki rüzgâr, ağaç dallarını eve sürtüyor da olabilirdi. Duyduğu sesin çok üstüne düşmeden devam etti karşı odaya doğru, peşinden de muhteşem dörtlünün diğer üyeleri… Bahçe tarafındaki odaya girdiklerinde mutfaktan geriye kalan izleri gördüler. Yıkıldı yıkılacak mutfak tezgâhı, birkaç kırılmış tabak, cam izleri, yemek masası, yer yer kırık sandalyeler… Mutfağın yanındaki arka odaya geçtiler. Burada pencere yoktu, her tarafında küçük küçük raflar vardı. Kiler olarak kullanıldığını varsaydılar ve tam merdivene yönelmişlerdi ki dördü birden ayak sesi duydu. Birbirlerine baktılar, Metin tam ağzını açacakken Ali eliyle ağzını kapattı, sus işareti yaparak kafasıyla devam dedi. Merdiveni resmen parmak uçlarında çıktılar. Camın önünde iki küçük koltuk ve küçük bir sehpa vardı, yeni değil ama çok eski de değillerdi. Sağ taraftaki odaya gittiler yavaş yavaş. Bahçeye bakan camın karşısında paslanmış küçük bir demir yatak vardı. Yerde eskimiş, yıpranmış birkaç oyuncak gördüklerinde çocuk odasında olduklarını anladılar. Kimse yoktu, ses diğer odalardan birinden mi gelmişti? Yandaki odaya yöneldiler birbirlerini tutarak. Görünmez ip artık yerini birbirlerinin kıyafetlerini sıkı sıkı tutmaya bırakmıştı. Diğer oda küçük bir odaydı, çok eşya yoktu burada. Çıktılar. Karşıda iki oda vardı, duydukları ses bunlardan birinden gelmiş olmalıydı. Arka taraftaki odaya gittiler, kimse yoktu. Eski bir yatak ve dolap vardı. Diğer odaya yöneldiler, kapıyı zorlanmadan açtılar. Düzgün sağlam bir yatak, küçük bir komodin karşılamıştı onları. Dördü de şaşırmış, birden titremeye başlamışlardı. İlk titremeye başlayan Metin’di. Elektrik akımına kapılmışlar gibi sırayla titriyorlardı. Arkalarından kapı büyük bir gürültüyle kapanınca hepsi birden sıçrayarak döndü. Dönerken hepsi telefonlarını ellerinden düşürmüştü.

– Burada n’apıyorsunuz çocuklar? 

– Siz-siz kimsiniz? 

– Telefonlarınızdaki ışıktan yardım alırsanız görürsünüz. 

Hepsi birden telefonlarını yerden alıp ışığı karanlığın üzerindeki adama doğrulttu. Gördükleri kişi karşısında ağızları bir karış açıkta kalmıştı. Karşılarındaki nam-ı diğer Adem Amca’ydı, babalarının çocukluk arkadaşı, mahallenin bilinen adamlarındandı.

– Adem Amca??? 

Efendim çocuklar?

– Sen-sen burada ne yapıyorsun? 

Bence bu soruyu benim size sormam gerekiyor! Asıl siz burada ne yapıyorsunuz? 

– Şeyy.. Biz eve bakmaya geldik. Merak ettik gerçekten perili mi diye? 

Perili miymiş? 

Değilmiş galiba…

Yok çocuklar, ne perisi ne hayaleti!.. Terk edilmiş bir ev olduğu için zamanında herkes kendince bir şeyler uydurmuş işte. 

– E, sen burada ne yapıyorsun Adem Amca? 

– Geceleri göz kulak oluyorum köşke. Babam da zamanında bu görevi yapıyordu. Muhtemelen ben son bekçisiyim buranın.

Neden? 

 – Şöyle ki Ali’ciğim, evin hissedar torunları burayı satıyor. Hem muhiti hem de evi

beğenmiyorlar.

Muhitimiz güzel bence. 

Bence de güzel.

– Bence de güzel çocuklar ama onlar zaten yurt dışında yaşıyorlar. Buraya da çok sık

gelmedikleri için bu şekilde değerlendirmek istediler. 

– O zaman daha önce buraya gelip korkan kaçan insanlar senin sesini mi

duymuşlardır Adem Amca? 

– Olabilir… Olmayabilir de… 

– Hımmm…

– Hadi bakalım, merakınızı giderdiyseniz evlerinize gidin daha geç olmadan. 

– Tamam Adem Amca, iyi geceler. 

– İyi geceler çocuklar. 

Muhteşem dörtlü ve Adem Amca merdivene yönelmişlerdi ki bir ıslık, bir uğultu sesi duydular; hem de hepsi birden! Göz göze geldiler ve çığlık atarak köşkten kaçtılar. Belki de asıl hikâye şimdi başlıyordu herkes için…

 

 


İlginizi Çekebilir

Umut

Feyza KARTAL

Karma

Nehir KUZU

Fadigül'ün Nuru

Canan KUZULOĞLU